Yunanistan Cumhurbaşkanı haddini aştı: Türk adasından Türkiye’ye tehdit

Yunanistan Cumhurbaşkanı Katerina Sakellaropoulou’nun 11-13 Eylül tarihlerini kapsayan On İki Ada turu devam ediyor.

Aydınlık’tan Tevfik Kadan’ın haberine göre ilk olarak 11 Eylül’de Doğu Ege’deki Herke (Halki) adasına giden Cumhurbaşkanı Sakellaropoulou, burada düzenlenen bir dini törenle yeni eğitim-öğretim yılının açılışını yaptı.

Sakellaropoulou’ya “adanın fahri vatandaşı” unvanı verilirken, Yunan Cumhurbaşkanı da adanın ‘savaşçı’ karakterini övdü. Sakellaropoulou, burada yaptığı konuşmada, “Halki, Helenizmin kalesidir.” ifadelerini kullandı.

Daha sonra Rodos adasına geçen Yunan Cumhurbaşkanı, 1982’de Montego Körfezi’nde kabul edilen Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS)’nin 40. yıldönümü dolayısıyla düzenlenen 4. Uluslararası Hukuk ve Uluslararası Politika Sempozyumu’na katıldı. Sempozyum kapsamında doğrudan Türkiye’yi hedef alan çok sayıda sunum yapılırken, dikkat çeken bazı konu başlıkları şöyleydi:

Ege ve Doğu Akdeniz’de Türk revizyonizmi ile uğraşmanın bir aracı olarak deniz hukukunun uygulanması

Ege adalarının egemenlik ve askersizleştirilmesi tartışması: Ayrımcı çelişkiler

Yunanistan-Türkiye ilişkileri: Sıcak bir döneme mi yoksa krize mi gidiyor?

Nikaragua-Kolombiya (2022) davasında Uluslararası Adalet Divanı’nın kararı ve Yunanistan için önemi

Yunanistan için daha az elverişli olan düzenlemelerin yorumlanması ve uygulanması

Yunanistan Cumhurbaşkanı Katerina Sakellaropoulou, Rodos’taki konferansın ardından bugün ilk olarak Meis adasına (Kızılhisar) geçecek. Burada “Meis’in kurtuluşunun 79. yıldönümü” törenine katılacak Yunan Cumhurbaşkanı, daha sonra Fener adasına gidecek. Sakellaropoulou’nun bu ziyareti, diğerlerinden çok daha fazla kışkırtıcı mesaj taşıyor.

KARAADA VE FENER ADASI YUNANİSTAN’A AİT DEĞİL

Her şeyden önce; Kaş’ın hemen karşısında bulunan Fener adası ile Karaada, Yunanistan’a hiçbir zaman devredilmedi.

Meis ile Menteşe Adaları bölgesinde yer alan On İki Ada ve buna bağlı adacıklar, Lozan Barış Antlaşması’nda isimleri sayılarak İtalya’ya devredilmişti. Bölgede bulunan diğer iki müstakil ada olan Karaada ve Fener adası ise Lozan’da egemenlik devrine konu olmadı. 4 Ocak 1932 tarihinde Türk-İtalyan Sözleşmesi ile Karaada ve Fener adasının egemenliği İtalya’ya devredildi. İtalyanlar ise Türkiye’nin Lozan’da kendilerine devrettiği adaları 1947 Paris Barış Antlaşması’yla Yunanistan’ın egemenliğine bıraktı. Fakat bu devirde, 1932 tarihli Türk-İtalyan Sözleşmesi’ne herhangi bir atıf yapılmadı. Yani Meis’in yanındaki adalar, Paris Barış Antlaşması’nın akit devletleri içinde bulunmayan Türkiye’nin rızası dışında, Lozan’ın tek taraflı genişletilmesiyle, hukuksuzca devredildi. Ayrıca, Paris Barış Antlaşması’nda sözü edilen Meis’e bağlı “bitişik adacıkların” hangileri olduğu, ne antlaşma metninde ne de ekli haritalarında somut olarak belirtilmedi.

Aslında Yunanistan bunun farkında olduğu için Paris görüşmeleri esnasında 4 Ocak 1932 Sözleşmesi ile geçerli hukuki nitelik taşımayan 28 Aralık 1932 Sözleşmesi’ne atıfta bulunulmasını ısrarla talep etti. Ancak Sovyetler Birliği; Türkiye’nin masada olmadığını ve 28 Aralık 1932 Sözleşmesinin hukuki geçerlilik kazanmadığını ifade ederek bu talepleri reddetti.

MEİS İDDİALARI BOŞA DÜŞER

Yunanistan, Kasım 1995’teki iskân uygulamasına Karaada ile Fener adasını da dâhil ederek bazı oldubittilerle bu adalarda fiili durum yaratmaya çalışıyor. Şu an Kaarada’nın 15, Fener adasının 9 kişilik nüfusu bulunuyor. Fakat Güney Çin Denizi’nde görülen Tahkim Davası, Yunanistan’ın iskan politikasının da geçersizliğini gösteriyor. Bu davada mahkeme, BMDHS’nin 121/3 maddesini yorumlayarak, tam etkili bir ada için “dış destek olmaksızın üzerinde insan oturmasına elverişli olma ve kendine has ekonomik bir yaşama sahip olma” şartlarını getirmiş. Aynı kararda adaların etkisi belirlenirken modernizasyondan önceki halin esas olacağı vurgulanmış. Yani Yunanistan’ın iskan ve tesisleşme politikalarının, adaların deniz alanları üzerinde bir etkisi bulunmadığı da kayda geçmiş.

Türkiye’de deniz hukukçuları, Karaada ve Fener adası üzerindeki egemenlik iddiasının gündeme getirilmesi gerektiğinin önemle altını çiziyor. Çünkü bu iki adanın Türkiye’nin egemenliğinde kalması durumunda, Doğu Akdeniz’de Münhasır Ekonomik Bölge paylaşımında Meis’in herhangi bir etkisinin olabileceğini söylemenin hiçbir mantıklı hukuki izahı kalmayacak. Türkiye’nin bu adalar üzerindeki egemenlik iddiası, tüm bakımlardan Yunanistan’ınkinden çok daha güçlü. Uzmanlar, Fener Adası’nın, diğer 153 EGAYDAAK için de model olabieceğini değerlendiriyor.

BOZKURT-LOTUS DAVASINI TARTIŞTILAR

Rodos’taki konferansın dikkat çeken sunumlarından biri de “UNCLOS ışığında ICC’nin bölgesel yargı yetkisi: Lotus’u yeniden okumak” başlığını taşıyordu. Çünkü Bozkurt-Lotus davası, bugün Yunan saldırganlığına karşı verilebilecek yanıtlar bakımından önemli haklar veriyor.

Bozkurt-Lotus davası, 2 Ağustos 1926 tarihinde Türk vapuru Bozkurt ile Lotus adındaki Fransız vapurunun Adalar Denizi’ndeki Midilli açıklarında çarpışarak batması ve 8 Türk vatandaşının hayatını kaybetmesi sonucu Bozkurt’un kaptanı ile beraber Fransız gemisinin nöbetçi kaptanı Demons’un İstanbul’da Türkiye Devleti tarafından tutuklanması neticesinde başlayan uluslararası bir dava.

Fransa, tutuklama kararına itiraz ederek Fransız kaptanını Türkiye’nin tutuklama yetkisi olmadığını iddia etmiş. Bunun üzerine Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’na başvurulmuş, 1934 yılındaki Soyadı Kanunu ile “Bozkurt” soyadını alacak olan Mahmut Esat’ın Türkiye’yi savunduğu bu dava, Türk tezinin kazanması ile sonuçlanmış.

‘KAZANACAĞIZ’

Mahmut Esat Bozkurt, dava öncesi süreci şöyle anlatıyor:

Bir gün Atatürk ve İnönü beni nezdlerine çağırdılar. Meseleyi bir daha izah etmemi emrettiler. Anlattım ve sözlerimi şöyle tamamladım: “Paşam, Lahey Adalet Divanına gidelim, kimin haklı olduğu meydana çıksın. Ben hakkımızdan eminim. Müsaade ederseniz davamızı ben müdafaa edeyim. Kaybedersem memlekete bir daha dönmem. Fakat kazanacağız. Hem Adalet Divanı önüne gitmeden Fransızların dediğini yapacak olursak Fransız Devletinin tehditleri karşısında boyun eğmiş olacağız, bu da onlara diğer meselelerde aynı tehditleri öne sürdürmek cesaretini verecektir. Halbuki Lahey Divanına gidersek davayı kaybetsek dahi şeref ve haysiyetimiz zedelenmez. Zira milletlerarası bir mahkemenin hükmüne uymak şerefsizlik değil, bilakis büyük şereftir.”

Bu sözler üzerine Atatürk bana şu şekilde cevap verdi: “Güle güle git kazanacaksın, kazanmasan da memleket seni bağrına basacaktır.”

‘LOTUS PRENSİBİ’ OLUŞTU

Fransa, Türkiye’nin yaptığı tutuklamanın uluslararası hukuka aykırı olduğunu öne sürerek açık denizlerde işlenen suçlarda, yalnız geminin bağlı olduğu devletin kovuşturma hakkı bulunduğunu savundu. Adalet Divanı bunun zorunlu ve kesin bir kural olmadığına kanaat getirip suçun etkisinin Türk gemisinde görülmesi sebebiyle Türkiye Devleti’nin olayla ilgilenme hakkı bulunduğunu belirtti ve Fransız kaptanı hakkında kovuşturma yapmakla Türkiye’nin uluslararası hukuka aykırı davranmadığını kabul etti. Bu karar, literatüre “Lotus Prensibi” ya da “Lotus Yaklaşımı” olarak geçti ve “açık denizlerin serbestliği ilkesi” adı altında 1958 tarihli “Cenevre Açık Deniz Sözleşmesi”nde sözleşmeye taraf tüm ülkeler için kural hâline getirildi.